15 Şubat 2015 Pazar

İnkisar

Hayal Kırıklıklırına Dairdir

En son yazımın üzerinden kaç güneş doğdu battı bilmiyorum. Ama hayatımın bir döneminde yer etmiş nice insan,yazar,ses artık hayatımda yok. Düşerken tutunduğum tuğlayı rab bellemediğim gibi, bu minvalde söz etmiş nice şahış da artık hayatımda yok. Bana belletilen doğruların, doğruluktan uzak birer yanılsama olduğunu idrak ettiğimden beri, adına Türkiye denen memlektte toplu halüsinasyona maruz kalmış onca insandan biri olarak, sanırım artık kral ve de kral adına konuşanlar çıplak diyebiliyorum.

18 Mart 2013 Pazartesi

Tepenin Ardı filmi üzerine


  Geçen yıl kendisinden çokca bahsedilen Tepenin Ardı filmini dün nihayet izleme fırsatı buldum. Yönetmenin ilk filmi. Kanaatimi baştan belirteyim, bir yönetmenin ilk filmi için iyi bir başlangıç ama sinema dili ve imkanları açısından zayıf bir film.

 Sinema roman değildir. Edebiyata ve romana özgü anlatım tarzları sinemada denenemez. Kırda ağaçlar altında oturan insanların yüzlerine uzun uzun kamera tutmak o karakterlerin iç dünyasını bize anlatmaz. Romanda ve edebiyatın her nevinde sözcüklerle anlatıcının anlatımı ile karakterlerin iç dünyasına nüfuz edebiliriz. Sinemada elbette diyaloğun olmadığı sahneler olabilir. Karakterlerin hareketsizliği ve suskunluğu da filmin geneli dahilinde bir mana taşıyabilirler.Film de bu açıdan bolca heba edilmiş uzun sahneler vardı.
Her sinema filmi eğlendirmek maksadı ile yapılmaz. Kabul. Fakat sinema her daim seyirlik bir sanattır. Bunu yaparken trajediye dayanır. Tepenin Ardın da, trajedi yok değil. Fakat trajedi işlenmeli derinleştirilmeli. Filmde çelişki öğeleri sadece gösteriliyor. Derinleşmiyor. Baldızına tecavüz eden adamın baldızı ile konuşması mesela, 10 yıldır bekar olan bir adamın, klişe yalnızlık sözcüklerine başvurup baldızına tecavüze yeltenmesinde biz karakterin bürünmesi gereken taşkınlığı göremiyoruz, sanki yemek yer gibi doğallık içinde cereyan ediyor hadise. Askerlikten sonra psiklojik problemler yaşayan karakter tüm karakterler içinde en başarılı olarak yansıtılanı.

Burada durup şunları sırlamak istedim

1- Post-travma sendromu yaşayan askerden yeni dönmüş bir genç
2- Köy hayatına uzak biraz şımarık bir ergen
3- Baba topraklarına sahip çıkan ve otoriter, yeri geldiğinde başkalarını cezalandıran ve düşman yaratan büyük ağabey
4-Kır hayatına hapsedilmiş, çaresiz, pekte becerikli olmayan ortanca kardeş
5-Ortanca kardeşin herşeyi kabullenmiş karısı, ve bacanağının tecavüzüne uğraması.
6- İnsana yabancılaşmış Sülü adında ergen bir oğlan

Film, ergenlerin kendi aralarındaki çatışmaları, asker oğlanın kendi iç çatışmaları, kardeşlerin kendi çatışmaları ve tüm bunlar olurken, herkesin yalan söylemesi ve köpeğin ölümü ve nusretin yaralanması nın tepenin ardındaki yörüklere fatura edilmesi üzerine kurulmuş.

Niye bunları sıraladım? Eldeki malzeme güzel. Fakat dağınık. Hatta kalabalık. Yukarıda sayılan tüm çatışmaların ve karakterlerin derinleştirilmesi bir filmin boyunu aşar. Kısa kısa geçilmesi filmi yüzeysel kılar. Sanırım belki tüm bu endişeler nedeni ile yönetmen, karaketerleri teker teker işlemek yerine hepsini bir arada sanki doğal ortamlarında çekmiş geçmiş.

Bir filmi algılamamız biraz da beklenti ile ilgili. Film hakkında daha önce duyduğum bolca övgü, ötekileştirme düşman yaratma vs türünden yorumlar filmle ilgili beni yüksek bir beklentiye soktu. Böyle bir beklentim olmasa daha olumlu bir kanaat uyandırabilirdi. Sonuçta filmi iddiası olan bir film olarak izleyip, o iddianın olmadığı gibi olumsuz bir kanaata ulaştım. Ama tüm bu beklentileri bir kenara koyarsak, yönetmenden daha başarılı filmler bekleyebiliriz.





13 Mart 2013 Çarşamba

Abbas Kiyarüstemi nin Kirazın Tadı Filmi, ne tadı?


Bugün rahatsızlığım nedeni ile işe gitmeyip evde geçirdiğim bir gün oldu. Evvelce bir yerde methini duyup dvd sini aldığım Abbas Kiyarüstemi'nin Kirazın Tadı filmini izledim. Sıkıcı bir film izleyeceğim gibi bir önyargı ile başladım.

 Film Bedii adındaki karakterin bir yerde intihar etmek isteği ve öleceği çukurun kapatılması için birisini arama serüveninden ibaret. Bu amaçla önce genç bir kürt asker, sonra afgan kökenli bir medrese talebesi, en sonunda da yaşı kemale ermiş bir üniversite hocası. Hocanın türkçe okuduğu güzel bir dörtlük tabiiki Azeri şivesi ile. Başkalarının dikkatini çektimi bilmem ama Kürt,Afgan ve Türk.

Kürt genç asker, Bediinin kendini öldüreceği çukura geldiklerinde arabadan kaçar gider. Medrese öğrencisi dini nasihatte bulunur fakat işi kabul etmez. Hoca kendi intihar deneyimi hikayesini anlatır ve nasıl tekrar hayata tutunduğunu anlatır. Dut kiraz meselesini anlatmayım o da film izlenince anlaşılsın.

Bediinin Hocayı bıraktıktan sonra canhıraşhane tekrar hocayı bulup, aslında intihar konusunda tereddüt eder gibi, hocanın onun ölüp ölmediğini anlaması için gerekirse boynundan tutup sarsmasını istiyor ve hocadan ertesi sabah mutlaka kendisine uğraması için söz istiyor. Sanki ölmek değilde, ölmeyi deneyimlemek ve yapabilirse kurtulmak ister gibi.

Filmin final sahnesinde amatör kamera kalitesinde görüntüler ekrana geliyor. Filmin çekim ekimi. Talim Yapan Askerler Bediinin kendini öldüreceği çukurun civarında mola verir.

Bir rivayete göre (kaynak ekşi sözlük, oyuncuların ametör olduğu söyleniyor, teyit edemedim. Bu açıdan bakınca zaten film filmlikten çıkıp bir sosyal deneye dönüşür orası apayrı bir konu).

Bediinin şantiye bekçisine uğradı sıra radyoda çalan şarkı bende bir ünsiyet duygusu uyandırmıştı, meğerim afgan şarkısı imiş.(khuda bowad yaret Ahmad Zahir)

Bedii nin intihar yolculuğunda İran'ın yoksul iç burkan yerlerine gezintiye çıkarıyor yönetmen bizi.

Bildiğimiz film klişelerine uyan bir film değil. Bir deneyim olarak izlenebilir.Ama şahsi fikrim iyi bir sinema eserinden ziyade yönetmenin derin buhranı ile karşı karşıyayız.

Sansür mü Gazete Patronların'ın ihale kovalama derdi mi?


Özellikle 2007 den başlayarak devam eden siyasi iktidarın basın üzerindeki baskısından sıklıkla şikayet edilmekte. 2002 ila 2007 arasındaki dönemde de 5 yıl iktidar olan AKP nin her nedense basın üzerinde baskısı olmaz iken 2007 den günümüze birileri tarafından hep baskı ve sansürle suçlanagelmiştir.

 Türk Basınının siyaset ve ekonomi ile olan kirli ilişkisi malum, uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. 80ler ve 90 larda medyanın siyaset üzerindeki operasyonları malum. Özellikle 90 larda Korkmaz Yiğit meselesi, Mesut Yılmaz'ın kirli ilişkileri, 28 Şubat goygoyculuğu basınımızın pek temiz olmayan mazisinde önemli dönüm noktaları.

Türkiye göte göt denemeyen bir ülke olduğu için ve dahi doğru söylemenin bir bedeli olduğu için kimse kalkıp şu soruyu sormuyor. Yahu sizim medya patronlarınız medya dışında binbir ticari faaliyet yürütmekte ve bu faaliyetlerin çoğunluğu devlet ihaleleri ile elde edilen faaliyetler değil mi? En son Milliyet Gazetesinde Hasan Pulur ve Hasan Cemal'in sansürlenmesi gündeme geldiğinde bunun bizzat patronaj meselesi olduğunu duymayan kaldı mı? Hükümetin fiili yada ima yolu ile bile baskı uygulamasına gerek var mı? Hayatı yağlı ballı ihale kovalamakla geçen patronlarınız neden 2002 ile 2007 arasında ana akım medya da mevcut iktidara şiddetli bir muhalif çizgi izlerken seslerini çıkarmadılar da, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçiminden sonra kendi içlerindeki sivri sesleri tırpanlamaya başladılar.

Olayın aslı ve esası şundan ibaret, türkiyedeki elit 2007 yılına kadar AKP nin muktedir olduğuna inanmadı. Onlar hala eski zinde güçlerin işbaşında olduğunu ve iktidarın ilelebet onlarda olduğu vehmi ile kendilerine tevdi edilmiş muhalefet görevini en aşağılık biçimde yerine getirdiler. Ne zamanki cumhurbaşkanlığı seçimlerinde konu referanduma gitti, AKP kapatılma davası istedikleri gibi sonuçlanmadı ve daha sonra AKP zinde güçlerin mevkilerinin zaptu rapt altına aldı, o zaman akılları başlarına dank etti. Ve göbeklerinden bağlı oldukları ve devlet eli ve imkanları ile elde ettikleri servetleri nedeni ile sahiplerinin kim olduklarını farkettiler.
Hiçbirisinin temiz yoldan elde edilmiş servetleri yoktu. (Sadece onların değil, yeryüzünde acaba temiz yolla servet elde etmek imkanı varmıdır?). Ve Uzan olayından da anladılarki, kirli işlerle ve ilişkilerle elde ettikleri servetleri devletin gazabı ile birgünde yerle yeksan olabilirdi.

Eğer Türkiyede kategorik olarak bir sansür faaliyeti olsa idi Sözcü, Cumhuriyet, Aydınlık vs türünden devamlı bel altına çalışan sözümona muhalif gazeteler yasaklanırdı. Tüm bunları söylerken AKP nin sütten çıkmış ak kaşık olmadığını belirteyim. Hatta pek te temiz olmadığını söyleyim. Lakin medyanın feveran ettiği konu kendi pisliğidir. Hükümetin günah ve sevapları ayrı bir konu.

Medya-İktidar ilişkisinin tabiatı gereği saf masum bir ilişki olamayacağı aşikar. Bu tüm dünya için geçerli. Dünyanın hiçbir ülkesinde yerleşik ana akım medya "halkın haber alma özgürlüğü" gibi safiyane niyetlerle çalışmaz. Medya finans kapital ve iktidar tarafından dizayn edilen bir organdır. Gerçek anlamda bağımsız bir medya mümkün müdür? Eğer sağda soldaki haber bloglarının toplumları etkileyebileceğine inanıyorsanız mümkün? Ama unutmayın Wikileakes davasında birçok ülkede siteler kapattırıldı ve yayıncı Julian Assange tutuklanmaya çalışıldı.






28 Şubat 2013 Perşembe

Tarık Tufan'ın "Ve Sen Kuş Olur Gidersin"'i üzerine


 Bu kitap Tarık Tufan'ın ilk okuduğum kitabı. Tarık Tufanı daha ziyade tv den tanıyorum. Naif bir insan. Kitap hakkında bir kaç kelam eylemek isterim.

 Bu kitabı Tarık Tufan'ın twitter hesabından duydum sanırım. Bir önceki yazımda da bahsettiğim gibi, artık kitaplardan haberdar olma mecralarımız da değişmeye başladı. Kitabın muhteviyatından bihaber olarak biraz da yazarına duyduğum sempati nedeni ile aldım.

 Kitap ilk bölümünde bir deneme kitabı izlenimi veriyor. Sayfalarca süren monologlar. Sonra kahramanımız hikayesini anlatıyor anlatıcı. Naif bir hikaye. Kahramanın yürek ağrısını seziyorsunuz. Ama böyle çok incelikli, bol detaylı bir kurgu değil. Ama dediğim gibi naif bir hikaye, ve böyle hikayeler mükemmel matematik kurgularla yazılmıyor zaten. Okurken yer yer diyalogların gerçekçiliğine takılmadım değil. Ama hikayemiz diyaloglar üzerinden yürüyen bir hikaye değil. Bu sebeple çok sırıtmıyor, belki de yazarın bilinçli tercihi, belki de bizim dikkatimizi kitap boyunca sınırlı sayıdaki diyaloglar yerine kahramanın iç dünyasına çekmek istiyor.

Hikayenin başlarında, sanki yazarın kendi hayatından izler var gibi geldi. Sonra hikayenin tamamı anlatılınca kurgu olduğunu anladım, ama yine de yer yer kahramanın kalp sızısını fazlasıyla hissediyorsunuz, hikayede yazarın kendinden bir şeyler var.

Okuyacaklara spoiler vermemek için, değinmek istemiyorum ama hikayede atlanan yerler var. Kahramanın daha ergenlik çağında iken aşık olduğu komşusu Nazlı gibi. Nazlı evli biri.. Ama hikayenin devamında Lola çıkıyor karşımıza, ama o da evli.

 Ben bu kitabı çok iddialı bulmadım, yazarın da o maksatla kaleme almadığını düşünüyorum. Yani oylumlu bir hikaye yok karşımızda. Daha doğrusu hikayemidir romanmıdır, o da belirli bir kalıba sığacak türden değil. Kitabı bitirdiğinizde size kalan bir kalp sızısı. Okumaya değer mi, kesinlikle evet.

26 Şubat 2013 Salı

25.02.2013 Haber Turk TV Öteki Gündem Programı ve Bir İsmet Özel Performansı


 Dün akşam geç saatlerde birazda uykunun tutmaması ile 23:30 da Haber Türk TV de Öteki Gündem programını izledim. Programın konukları İsmet Özel ve Aytunç Altındal idi. Konu ise Türklük.

 İsmet Özeli bilenler için İsmet Özelden yeni bir şey sadır olmadı. Ben daha ziyade onun üslubu ile ilgili yazacağım. Dakka bir gol bir mahiyetinden, Aytunç Altındal ın tespiti ile ilgili, 8. sınıf pozitivist lafları dediğinde ben kendi adıma ekran karşısında utandım. Bu alenen hakaret. Tamam adamın dediğine katılmıyorsan katılma birader, şunu demek zor mu "bu tespitleriniz gerçeği yansıtmıyor".

Gelelim genel uslübuna, İsmet Özel meramını ifade edemiyor, hele zihinsel hazırlığı olmayan konularda yani pat diye birşey sorulduğunda bin dereden su getiriyor. Adam öyle bir türk tanımı veriyor ki, ne deve ne kuş. Aslında meramını çok net ifade edebilir. Yani şunu dese olay kolay olacak, Türklük etnisite değil, 10 asır önce Anadoluda müslüman halklar tarafından inşa edilmiş ve varlığını kafir ile gazaya borçlu bir kavramdır. Ama bunu demiyor. Daha doğrusu kıyısında dolaşıp duruyor ama net cümlelerle söylemiyor. Çünkü ona göre bu tanım hem doğru hem yanlış, çünkü İsmet Özel in kendi derdi, Türklüğün gelecek tasavvuru olması. Yani benim net dediğim tanım, onun esas derdi olan istikbalin elde edilmesine mani. Fakat ortaya bir iddia atıyorsanız onu temellendirmek durumundasınız. Namaz kılmayana Türk denmez diyorsanız, müslüman olmayan Türk değildir diyorsanız, vs. vs. daha sonra ben sofuluktan bahsetmiyorum diye açıklama yapmak zorunda kalmayacaksınız. Çünkü siz bir TV programındasınız.

Beni şoke edense, süvari birliklerinin kaldırılması ile ilgili tuhaf sözleri oldu. Kuranda övülmüş hayvanımızı yok ettiler, at vebası adıyla öldürdüler, ordudaki süvari birliklerini kaldırdılar. Süvari birlikleri 2. dünya savaşında motorize birliklerin giremedikleri yerlerde ordulara üstün manevra kabiliyeti verdi, felan.

Mantık sakat. Doğru bilgi parçaları var ortada, ama bunlarla iddiası arasındaki illiyet bağı zayıf. Hatta şunu diyelim; İsmet Özeli dinlemek bir makalenin sadece başını ve sonunu okumak gibi. Neticeye nasıl ulaşıldığı hep muğlak. Ama o bu muğlaklığı yıllardır üslübu olarak kullanıyor.

Hülasası şu dostlar, Necip Fazıl dan bir mit yaratmaya çalışan türk islamcısı, yine bir şair olan İsmet Özel den de bir mit yarattı. Birincisi fazlasıyla ideolog olmaya meyyal idi, ama bunu yapacak ne beşeri ne dini hiç bir ilme sahip değildi. O yüzdendir ki bugün o anlamda müntesibi kalmada, bir nostalji öğesine dönüştü.
İkincisi ise, neye ne kadar vakıf olduğunu hiç bir zaman bilemediğimiz, çünkü hep muğlağın sınırların hep üst perdeden konuşan, birine dönüştü. Sahi ne demişti, ben Arapça bilsem siz o zaman görecektiniz bendeki egoyu. Şair egosundan bir necat yolu çıkmıyor. Zaten necat yolu aramaya da gerek yok sanırım.





5 Şubat 2013 Salı

Bab'Aziz


Bu filmi Dücane Cündioğlu'nun tavsiyesi üzerine izlemeye karar verdim. Dücane'nin gazete yazıları bırakmasının ardından filmden çokca bahsedilmişti, bilenler bilir.

Filmin konusu hakkında spoiler vermeyeceğim. Sadece üzerimden bıraktıklarından kısaca bahsetmek istiyorum.

 Filmin yönetmeni batıda gittikçe vulgarize olan (sakallı vahşi terörist) müslüman imajına karşın, islamın başka bir yüzünü, sufileri anlatıyor. Daha doğrusu yaşlı bir dervişin çölde geçen ve ölüme giden yolculuğu. Tabii arada prensin hikayesi, dervişlerin çölde toplanması vs.

Film klasik bir kurgu üzerine inşa edilmemiş, sufi kültürüne, sufi klasik eserlerine çok fazla gönderme var. Masalsı bir hava içinde geçiyor diyebiliriz.

Film beni sınırda bıraktı, yani zaman zaman oryantalist bakış açısı ile abartılı sufi mistizmi ve gerçek sıradan sufiler in arasında sınırda bir yer. Ama kal olmayan hal olan (şapkalı a lar a dikkat) ı belki başka türlü anlatamayacaktı.

Kesinlikle izlenmeli diyeceğim bir yapıt. Hele filmin başındaki Şam Emeviye camii imamı Hamza Şakur'un enfes kıraati...

Hakan Günday'ın Az Romanı Üzerine


Hakan Günday'ın diğer romanlarını okumadım. Az romanını ise dinlediğim radyolarda sıkça duyduğum reklamı nedeni ile aldım. Eskiden aleni reklamlardan ziyada gazete ve dergilerin kitap tanıtım köşelerinden bilgi ediniyorduk. Neyse..

 Kitabın içeriğini anlatmayacağım. Hakan Günday'ın üslubu en azından bu roman çerçevesinde değerlendirecek olursak, umut veriyor. Vulgarize ve zaman zaman rahatsız edici bir dil. Fakat...

Bu fakat bahsi uzun olacak. Hakan Günday'ın kurgu dünyası, özellikle romandaki ilk derda karakteri anlatılırken biraz zorlama ve rahatsız edici. Kısaca, kirli işlerle de hemhal olan bir tarikat çevresinde kadına karşı hayvanca muamele eden adamlar, yazar bu adamlardan rahatsız olmamızı istiyorsa, doğrudur rahatsız oluyoruz. Ama karakterler o kadar uç noktada ki, insan bir an için gerçekliklerini sorguluyor. Kurgu bir metinde ne gerçekliğini sorguladığımız sorulabilir. Sanırım sorun kurgudan ziyade, Hakan Günday'ın islam algısı ile ilgili, yazarın, öyledir yada değildir bilemiyorum, ama sanki tüm kötülüklerin din kaynaklı olduğu yada dinle insanların istismar edildiği düşüncesi var gibi ve bu romanın satır aralarında fazlasıyla görülüyor, görülmekle kalmayıp şiddetli bir öfke şeklinde beliriyor.

 Amacım yazarın düşüncelerini eleştirmek değil, kurgu bir alemde yazar istediğini istediği şekilde yazar, lakin yazılan çizilen şeyin edebiyatın içinde olması gerekir, aksi takdirde biz ona roman demeyiz.

Öfke yazı için iyi bir motivasyon kaynağı olabilir. Buna katılıyorum, ama uzun vadede sürdürebilecek bir motivasyon değil.

Hakan Günday, dil kullanımındaki rahatlık, yer yer gündelik hayat diline hatta argoya inmesi,enerjili temposu yüksek kurgusu ile bence uzun dönem adından bahsettirecek bir yazar. Anlatıcı kimliğini daha uzaktan ve soğukkanlı olarak korursa, güzel romanlar yazacağa benzer.

30 Eylül 2012 Pazar

Neşet Ertaş ve Oğuzun çöken dili üzerine


 Yaklaşık 3-4 yıldır "Neşet Ertaş İçin Erken Mersiye" adındaki şiirimi yazmaya niyetlenirken, ecel bizden önce niyetlenip onu aramızdan aldı.

 Neşet Ertaş üzerine yazmak benim için acı veren bir eylem. Neşet Ertaş hakkında hakkını vererek yapılacak bir değerlendirme ancak Yunus'tan beri devam eden geleneğin içinde yapılabilir. Neşet Ertaş'ın sazı ve tarzı ile ilgili değerlendirmeleri elbette erbabı yapacaktır. Ancak nacizane ben durduğum yerden hissettiklerimi yazabilirim.

 Neşet Ertaş ismi hayat yolculuğumda Muharrem Ertaş ismi ile ulaştığım bir isim oldu. Nasıl mı? Şöyle, sanırım üniversite 2.sınıftayım. Lisededen beri devam eden bir arayışım var. Hayatın anlamını çözmeye çalışıyorum. Felsefeden medet umuyorum. Marksizm bende hayal kırıklığı uğratıyor. Sorularımın cevapları marksizmde yok. Din bazı duygularımızı tatmin ediyor ama yinede doldurulması gereken çok fazla boşluk var.  Arayışlar devam edip gidiyor. Taaki birgün tesadüfen bir sahaftan kitap alırken sırf edebiyata duyduğun ilgiye binaen eski baskı bir Yunus Emre Divanı alıncaya kadar. Rastgele bir sayfa açmıştım kitapta okuduklarım şunlardı

 " İşbu vücüt şehrine giresim gelir
    İçindeki sultanın yüzün göresim gelir"

Bu dizeyi okuduktan sonra saatlerce ağladığımı hatırlıyorum. Sanki yıllarca kapalı bir kapının ardında bekliyordum ve birden o kapı açıldı. Bu anlık "aydınlanma"  devam eden zamanlarda hayata ve olaylara bakışımı değiştirdi. Bu sırlarda tanıştım Muharrem Ertaş la. Bir otobüs yolculuğu esnasında radyodan tesadüfen Avşar Bozlağı'nı dinlemiştim. İlk sesleri duyduğumda şok olduğumu hatırlıyorum. İnsanı çarpan dağıtan kendinden geçiren bir deneyimdi.Ama aslında bu sese bu tınıya çok uzak olmadığımı hissettim. Çok eskilerden rahmetli dedemin söylediği ilahilerdeki sesin tonun vurgunun aynısı gibiydi. Rahmetli dedem gençliğinde bağlama çalar söylermiş. Sonra bir sebeple bırakmış sadece ilahi söylüyordu, ama ilahi dediğim aslında halk müziği geleniğinde olduğu gibi. Neyse, bu sesle tanışık olmak içimde bir şeyleri değiştirdi.
Hakikatı yıllarca batı felsefesinde arayan ben aslında onun dibimizde bir yerde olduğunu hissettim.

Ardından neşet ertaşı keşfettim. Bu arada Hasan Saltık'ın Neşet Ertaş'ın külliyatını derleyerek tekrar yayınlaması bu ülke kültürüne yapılmış çok büyük bir katkıdır. Neşet ertaş dinlemelerim sadece müzik dinlemeleri değildi. Taşlaştığını hissettiğim kalbimin insanlığımın giderek yumuşadığını hissediyordum. Yunus okumalarımla beraber giden Neşet Ertaş dinlemelerim beni tabiri caizse bambaşka biri yaptı.

 Lafı uzatmayayım. Neşet Ertaş Yunus la beraber başlayan aşk dilinin yaşayan son halkası idi. Yitirdiğimiz aşkın dilidir. Yitirdiğimiz Oğuz'un binbir acı ile Rum ellerine sığınan evlatlarının aşk ile inşa ettiği dilin son nefesidir.

Geçenlerde bir dolmuşun arkasında bilmem ne derneğinin Neşet Ertaş'ın vefatı ile ilgili ilanını gördüm.


Neşet Ertaş Aşka orasından burasından bulaşmış cümle feylesofların, akadamisyelerin, dolmuş şöförlerinin, işçilerin, çiftçilerin, öğrenci evlerinde hakikatı arayan gençlerin velhasıl cümle Oğuz evladının nefesiydi.

Başımız sağolsun.







30 Mayıs 2012 Çarşamba

TÜRK MİMARİSİ VS TÜRK MİMARI

 Türkiyede 20.yy da kayda değer tek bir mimari eser bulamazsınız. Cumhuriyet dönemi başındaki eklektik ve çoğu sovyetik yapılar Ankaranın bağrında bir çirkinlik abidesi olarak duruyor. Tanzimat dönemi yapıları bile klasik osmanlı dönemi kadar olmasa da günümüze kıyasla gayet anlamlı ve kalıcı eserledir.

 Klasik ve geç dönemlerde en basit yapıların örneğin çeşmelerin bile nasıl bir estetik kaygıyla inşa edildiği kanlı canlı örnekleri ile görülmektedir. Bugünün mimarisi pop mimaridir, betonun 50 yıllık ömrü ile sınırlıdır ve hiç bir değer taşımaz.

 Yapı cephesine alengirli şekiller yerleştirmek formuna alışılagelmişin dışında asimetrik çizgiler atmak değildir.

 Felsefe sanat tarihi okumamış hiç bir sosyal bilimde derinlik elde edememiş bir eğitim sisteminin ürünü olan Türk Mimarının Türkiyeye şişkin egosundan ve şehrin kalbine saplanan ucube beton yığınlarından başka verecek hiçbirşeyi yoktur.
 Çünkü o onla aynı eğitim sisteminin çarkından geçen ve amerikan kasaba tüccarı mantığı ile yetiştirlen devlet yöneticisinin özel sektörü yatırımcısı ile aynı çarkın ürünüdür.

 Günüzümüzde mimari bir sanat dalı olmadığı gibi, insan ihtiyaçları ve teknoloji ile olan cahilliği ile de büsbütün kompleksten ibaret boş bir uğraşıdır.

13 Mayıs 2012 Pazar

Sırtımda yılgın bir bahar

Bıyıklarım yeni terlerken
Çok uzaklarda mavi ışıklar içinde serin yerler düşlerdim
Gözlerimi kapadım mı göğün mavi atıyla hep oraya seyrederdim.
Yakınlaşırdım, yakınlaştıkça o sanki hep bir adım ötede gördüğüm
Bir türlü kavuşamazdım

Sonraları çok yerler geçtim yeryüzünde
bir sonraki bir sonraki derken
her taraf boz bulanık
henüz rastlamadım o mavi düşe


14 Nisan 2012 Cumartesi

Araf, mart geçerken...

Mart ayı ne blogta ne kendime birşey söyleyemediğim bir ay olarak geçmiş gitmiş. 2 haftalık zorunlu Bodrum ikametimi saymazsam, mart ta olup bitenler kendi kendimi sağır ettiğim iç sesimi geçiştirdiğim bir dönem olarak kalacak. Araf sanırım insan hayatında da bir dönem olmalı.

 Nisan yalnız bir yaşamı içselleştirmeye başladığım ay gibi başladı görünüyor. Nisan beklemenin ve ertlemenin Arafı içselleştirmenin ayı olacak.

 Rölanti....Derken bahar gelmiş, ağaçlar çiçek açmış beni çağırıyor...

Ey iğde çiçeklerinin kokusu neredesin?

27 Şubat 2012 Pazartesi

Mastodon The Sparrow


Bir akşam eve dönerken Rock Fm de dinlediğim ve son zamanlarda fena sardığım bir şarkı. Tek sözü "pursue happiness with diligence". Rivayet odur ki Buddha nın ölürken söylediği sözler. Hemingway ten mülhem klibi amatör işi olmasına rağmen şarkıya can katmış, ruh katmış. Paylaşmasam olmaz dedim. Kendi kendime. Kendi sessizliğimde. Kendi sesimin yankısında.

8 Şubat 2012 Çarşamba

AĞLAYAN ATLAR SENFONİSİ


                                           
  
1. Yaklaşan         

Uygun adım yürüyüşlerle serpiştirilen çiçekler yok artık
Yolları baştan başa tay dorusuna boyanmış akşamlardan
Yağmur kulelerinden şehre ninni gibi sarkan kızlar yok
Kar geliyor dörtnala, tüm insanlar ürkekçe sinmiş
Gece yarısı neyi vuracağı belirsiz bir zangoç şaşkın
Kalakalıyor çocukların kaşlarına konan serçeler
Uğultu toprağın damarlarından süzülüp
Sokaklara taşıyor pür telaş


Döşeklerde sükuneti bozan depreşme başlıyor
Başlıyor suyu sızlatan sancı bileklerde
Limanlarda ölü martılar için yas bölükleri
Sancı yayılıyor ay ışığından
Yine de ,yine de meczuplar son martıyı alkışlıyorlar
Ölüm gelip konmasa da göğe doğrultulmuş
Bakirenin beyaz bileklerine.

Keman tellerindeki reçine kokusunu kim bilecek
Kim bilecek rüyanın hıçkırıkla kesilen tadını
Yahya’nın testereyle kesilen başını
Çiğ tanesinin heyacanını
Diyerek kayboluyor kör şarkıcının sesi

Dörtnala gelen kara sığınak yok
Biliyor bunu insanlar
Kanayan parmağın sızısını bilir gibi.

Kar geliyor ve yok kara karşı kalkan
Böyle bilmeli mi bunu
Yoksa yargıları yargılayan
Karar ağacının gölgesine mi gitmeli
Diyerek yaklaşıyor sıska kahinin sesi.

2- SANRI

Sesler arasında işkillenip kalmışım
Kahin mi kör şarkıcı mı
Gitmek mi kalmak mı
Bir an kabarıyor hafızam
Beynimin çeperlerini zorluyor
Mayalanıp taşan ışık.


3- KAHİNİN BULUTLARI  SEZMESİ

      Öğretmişlerdi ilkin kahine ateşi altına çevirme bilgisini
      Sözü söze eklerken buğuyu yitirmeme bilgisini
      Başakları tırpanlayan ateşin yakma bilgisini
      Kalmıştı bir gizli bilgi geriye
      Ne ki bilgi denmez buna
      Anlatılmaz  ayın soğuk tene ettiği.

    
     
Telaş sarmışken insanları şah damarlarından
Ne düşerdi Kahine
Karar ağacında sanırdı el uzatamadığı şey
Karar ağacı şehrin ve insanların
Caddelerin ve ışıkların
Ötesinde.
Ergen rüyalarının keskin köşelerinde
Günahların tütsülenip tütsülenip
Tanrı’ya satıldığı yerlerde
Kök salmakta idi.
Kökleri acı bir kavrayışla
Sararken dünyayı
Şeffaf damarları giderek kabarmakta
Ve ten kokusuna karışmakta idi.

Göz bebeklerine asılıp kaldı kahin öylece
Yutkundu ve yutkunmasından bir anlam kaldı geriye
Ağaç kaçırdı köklerini dünyadan
Anlaşılmadı bu insanlarca
Ufka dikilmiş bir çift açık göz kaldı şehrin meydanında
Açık göz ürküttü insanları
Ve kimse bakmadı şehrin göğüne..
Kahin öldü..

4-Kör Şarkıcının Kahine ağıtı

Hatırladı kör şarkıcı bunu
Kahinin kendisine son anlattığı şeyi
Beklemek ve beklenti
Uçuruma yuvarlana iki taş gibi belirdi ve kayboldu zihninde


Kahin bir dost değildi benim için
Ben sesler bilirim yalnız.
Buğuyu yitirmeden konuşmasını bilirdi
Bekledi ömrü boyunca
Ne ki hep tereddüt içinde
Çalıp çalmama konusunda kapıyı.
Bekleyerek ve beklenti içinde olmamak arasında
Yüzünde acı çizgiler
Ki ben onların sese kattığı buğuyu sezerim
Sonunda gözleri ufka bakar kaldı
Göz taşımanın bedeli bu olsa gerekti.
Diyerek yaklaştı kör şarkıcının sesi.


5- YAYA KALAN SÜVARİNİN ŞEHRE MÜJDESİDİR
                                                                        “İşbu vücut şehrine dalasım gelir
                                                                          içindeki sultanın yüzün göresim gelir”  YUNUS

Bir adam belli ki güneş görmeden günlerce
Korkuyu terk ettiği atın sağrısında unutarak
Nice telaşın terini çorak arklara akıtarak
Belirdi kuzey yönünden şehrin.

Belirdi şimşekler kuzey yönünden şehrin
Kapandı kapılar ve pencereler
Mühürlendi kaldırımlara bırakılan bakışlar
Tedirginlik gömleği çıkarıldı
Mahviyet hırkasını kuşandı insanlar…


Sezdi kör şarkıcı
Ve ona düştü yine müjde şarkısı

Müjde ey gözbebeklerini henüz bulandırmayanlar
Geldi Yağmur Ustası
Kılıç bilemeye
Bakış bilemeye
Korla kavrulan kalbi diriltmeye…





Mermerlerin yumuşak yüzünden akarken yağmur
Gözyaşı heybesini çıkarıp omzundan
Kahinin gözlerini yıkadı süvari
Kapandı kahinin gözleri
Açıldı tüm kapılar ve pencereler
Göğe salındı her bir baş
Gök açıldı.

6-KAHİNİN DEFNİ
                                   
Yağmur Ustası süvari terk ettiği atın terkisine alarak kahini
Şehri ve ülkeyi ve insanları çevreleyen
Kızıl çölün ufkuna bata çıka seyirtti gitti.
Gitti ve gelmedi.
Beklemek yakışmaz şimdi insanlara
Beklemek ölümün en sağaltıcı yüzü

7-KARIN GELİŞİ

Ne ki bilinmedi karın gelişi insanlarca
Gece yarılarını tırmıklayan bahçıvanlar
Yalnız onlar sezdi çan kulesinde
Niçin kör şarkıcının şarkı söylediğini.

“Kuleleri her sabah doğrultan benim
Benim doru taylara hafiflik bahşeden
Bilirim kalmaz ağırlaşan karda sesim
Gitti gelmez bu sesi bana nakşeden”

Kesildi ses son bir uğultuyla
Ve sokuldu uğultu geri toprağın koynuna
Nasıl kapanırsa bir deniz içine
Ve rüya kapanırsa açılmak için başka bir rüyaya.

Çan kulesi kapandı o gece
Buğuyu yitirdi insanlar
Geriye ne kahin kaldı ne şarkıcı.


8- RÜYA GÖREN ATIN AĞLAMAYA BAŞLAMASIDIR

Dedi ki yılkının en yılgını
İnsanları ve şehri ve ülkeyi çevreleyen arzın sakinleri
Koşmaktayız yıllardır
Yemin olsun yelelerime ki
Girip durmaktadır
Her gece rüyama ıslıktan bir şarkı
Kadife tüyünden ve şıradan bir şarkı


Ben şimdi gidip koşacağım o şarkının kıvrımlarında
Dediler ateş denizidir şarkının kıvrımları
Şarkının kıvrımlarında koşarken tutuşursun yelelerinden

Dedi yılkının en yılgını
“Yanmaktan usanmazam
 Pervane miyem bilmem
Hiç sonunu saymazam
Divane miyem bilmem ah..”

Sardı şaşkınlık bulutu tüm atları
Gözler mevzilerde, bulut yükte
Başladı gözyaşı hücumu

Çölün yeşerdiğini bildi de insanlar
Bilemediler atların ağlayarak göğe ağdığını…


9-  ATLARIN GÖRDÜĞÜ RÜYANIN TEVİLİDİR.
                                                                                  
                                                                                             “Öldüren,kelimelerdir.”  İncil
Beynimin çeperlerini zorlayan ışık saçıldı avuçlarımdan
Kapandı perde, film bitti
İnsanlar evlerine dağıldı
Sessiz ritmiyle gök  eleği yıldız elemeye başladı.

Senfoni dedim, masal oldu.
Çağırmadım kimseyi kendi masalını yıkmaya
Olmadım masal yıkıcılardan
Gördüm yalnızca onun ellerindeki
Yıldız tozunu.



Gökten gelen yıldız tozuyla işaretlendi
Benim için terk edilmezin kapısı
Ses sahibi kıldı beni
Ben kendi sesimin aksinde boğulacağım zannederken.
O söyledi bana kör şarkıcının kayıp şarkısını
Ondan öğrendim kahinin aradığı gizli bilgiyi.
Varsın yıldızımda şaki yazsın
Kapıyı terk etmezem gayrı.

Karanlık Gazeli


kendi kendine kapanan bir iç duvar
sil yaramı kanatan dildir karanlık

çün güzellik acıtır uzak ellerde
şehla gözlerde nazenin çığlıktır karanlık
benki belledim yunus rikkatinde bu dili
ağulu göz yaşında türkmen kocası karanlık

yundum arındım ankara baharlarında
şol kayıp türkmen kızıdır karanlık

atlas dağlarında bir garip şazeli dervişi
boydan boya gök damı altında
özgörlük mavi gökyüzünü geçende
Rabba uzanan yoldur karanlık

TEMAŞA


TEMAŞA

Kalır sende bu uğultulu şaşkın bakışlar
boğazında düğümlenmiş bu gök fazlasıyla yavan
İçin için çürümüş bu asa vurdun sandığın anda
Öylesine soğuk ve kırık kanatlı kuşlarla
kışta gelmiş dayanmış
kapıları zorlamış lodos

Dönüp bakarsın adem makamında
kanma sakın elvan elvan başkalıklara
yalnızlığın tek libasın
yalnızlığın senin tek libasın

19 Ocak 2012 Perşembe

Hiç üzülme seni elemin emin ellerine terk ederek gidiyorum


 Hüsrev Hatemi hekim,şair, istanbul beyefendisi, eski zaman dervişi. Ne kadar naiftir şiirleri...

......................................

Cesaret ey kalbim cesaret!
Seni eleme emanet etmeliyim
Çünkü elem sevinçten çok sağlam
Ve kalıcı
Çocuk, bu acımasız bu can alıcı zaman
Üstün gelir hepimize.
Ben seni elemin ellerine emanet edip gidiyorum
Kıyılar,dağlar ve ormanlar
Senin de ardında kalır çocuk.

Gün gelir
Fakat onlar da zamana yenilip giderler
Sonunda yinelenmez yenilgiler
Zaman bir başına kalır
Ve bizim çoktan geçtiğimiz öte aleme geçince zaman
Orada hepimiz istisnasız ondan daha kıdemli oluruz.
Hiç üzülme seni elemin emin ellerine terk ederek gidiyorum

                                                                           HÜSREV HATEMİ.

9 Ocak 2012 Pazartesi

Hayal Kırıklığı

Acı gelip kapınızı çaldığında yazdıklarınızda ne kadar edebi kaygılar güdebilir siniz? Acı yaralı bir hayvan gibi üzerinize çullanıyor. Salyalarını saçıyor, dişlerini gösteriyor,hırlıyor... Öyle somut, öyle gerçek.

Sürüncemede kalmak ne fena bir duygu. İki kişinin sizin hayatınız hakkında sizden habersizmiş gibi ahkam kesmesi, ağır aksak topallayarak ta olsa giden gitmeye çalışan bir yuvanın yıkım planlarının yapılması ne acı.. Ve sizin uzaktan bir seyirci gibi bunları izlemeniz. Elinizin kolunuzun bağlı olması..

Başımı alıp nerelere gidem? Bu derdi kimlere dökem? Şu satırlara yazmak dışında ne yapabilirim? Dünya öylesine ıssız ki... Dün yakınınız bildiklerinizin bugün yabancı olması ne tuhaf? Ne çürük bağlarmış bu modern zaman insanlarını bir arada tutan?

Otuziki yaşımda bugüne kadar bildiklerimin düşündüklerimin tutunduklarımın ince bir buz tabakasının kırılışı gibi kırılmasına şahitlik ediyorum. Dilerim insana olan inancımı yitirmem. Şu satırlar sırdaşım olsun. Sesim kendi sessizliğimde yankılansın.

Bir şarkı buldum geçenlerde, Orhan Atasoy, 90 larda söylemiş, Gemiler. Hani çoğumuzun Teoman dan dinlediği.. Esaslı ciğerden bir yorum şarkının esas sahibi olan Orhan Atasoy'un ki..



24 Aralık 2011 Cumartesi

Ve şimdi usulca kapımı çalan kim?

Kendime bile söylemekten korktuğum şeyler var demiştim, bu sözün kendisine hiçbir anlam ifade etmediği bir kişiye. Çünkü en azından bu kadarını söylemekle içimde kopan fırtınayı bir parça dindirebilecektim.

Eskiden uzun uzun yazmayı ve konuşmayı severdim. Artık pek öyle değilim galiba. Eskiden bir sis perdesinden dünyayı izler öyle seslenirdim dünyaya. Sis aralandı gerçek tüm çirkinliği ile kabak gibi ortaya çıktı. Bir insanı hayal ederken duyduğumuz heyecanlar o insanın yanında iken sönüp gitmekte. Parlak ideler dünyasından gerçeğin balçığına tortusuna düşüyoruz. Sis perdeleri geride kaldı, gerçek çirkin, 3. bir yol var mı?

Bu hayatın tuzu biberi birşeyi eksik işte. Neşve dedikleri şey yok.

Bir rüya gördüm işte geçenlerde. O yitip giden neşveyi yaşadığım. Bambaşka bir suretle ve bambaşka biri ile. Şimdi düşünüyorumda neydi beni 7-8 yıl önce ankara baharlarında esrik esrik gezdiren ecza? Ve şimdi usulca kapımı çalan kim?